 |
|
Kıymetli Misafirler,
Saygıdeğer Öğretim Görevlileri,
Kıymetli Hocalarım,
Sevgili Öğrenciler...
Hoş geldiniz...
Bir yerel idareci olarak,
Bu toplantının hepimiz için ufuk açıcı olmasını umut ediyorum.
Bildiğiniz gibi kent kavramı özellikle bizleri, kent insanlarını kuşatan, kavrayan bir yapıya sahip.
Kendine has kültürü, iç disiplinleri, disiplinsizlikleri, kalabalıklığı, karmaşık ilişki yapısı, sınıflaşmaları ve şehrin yalnızlaştıran yapısına rağmen şehirlerin hala insana güven veren, bize güven veren bir yanı var.
Kentlilik kavramına büründüğümüz zaman yaşadığımız şehir büyük bir mekana, yaşadığımız büyük bir eve dönüşüveriyor.
Otobüsün ne kadar geç kalacağını, şehir hatları seferlerinin ne zaman iptal edileceğini, şehrimizde gelenek haline gelmiş festivallerde hangi filmlerin oynayacağını bilmek, hangi kafede en sevdiğimiz kahveyi içeceğimizi bilmek bize güven veriyor.
Tümüyle bizim olan, köşelerinde şiirler, öyküler okuduğumuz, göğünün altında kimi zaman sevinçle, ümitle, kimi zaman kederle yürüdüğümüz, aşkı tattığımız duygudan duyguya, fikirden fikire sürüklendiğimiz kentler, biz istesek de istemesek de bizi kendine bağlıyor. Ve kentlilik kavramını ortaya çıkarıyor.
Bu şehir başka dedirtiyor. İstanbul başka Konya başka, İzmir başka, Van başka...
Hasılı, hayatımız yaşadığımız kentlerin hayatına eklemleniyor. Birbirimizle bütünleşerek yol almaya devam ediyoruz.
Fakat artık yaşadığımız kentler gözlerimizin önünde değiştiğini görüyoruz. Bu değişim çok önceden başladı.
Eski zamanlarda surlarla çevrili kentlerin yerini, silueti gökdelenlerle süslü kentler almaya başladığı zaman bizler de başka bir dünyaya gözlerimizi açtık.
Değer yargılarının değiştiği, üretimin hızlandığı, sanatın modern bir kimliğe büründüğü, insanın giderek özgürlük ve hukuk kavramlarından daha çok söz ettiği bir dünyaydı bu.
Değişim hala devam ediyor.
Bugün artık kentlerden değil dev metropollerden, megapollerden söz ediyor, bu yeni kentlerin sürdürülebilirlik kazanması için geri dönüşümden, hammaddelerin kaynakların sürdürülebilir kullanımından, hatta şehirlerde hayatın huzur ve esenlik içinde geçmesi için sürdürülebilir sosyal ilişkilerden söz ediyoruz.
Kentleşme bildiğimiz bütün sınırları aştı.
Küreselleşen dünyadan, küreselleşen kültürden şehirler de nasibini aldı.
Sürekli yeni katma değerler, yeni markalar üretmek, sakinlerinin yaşama standartlarını yükseltmek zorunda olan, bu karmaşık hayatın kaosundan kaçmak isteyenlere kendini unutturacak, yenileyecek mekanlar, eğlenceler sunmak zorunda olan şehirlerde yaşıyoruz artık.
Dünyaya ve herkese açık olmak bu şehirlerin en belirgin değer yargısı.
Yalnız ulusal ölçekte değil uluslar arası ölçekte organizasyonlar ses getiriyor, ilgi ve beğeni odağı oluyor.
Şehirlerin marka değer haline gelmesine katkı sağlıyor.
Bu noktada yerel veya küresel, marka olarak sunulabilecek her şey bir malzemeye dönüşüyor.
Modanın başkentlerinden söz ediyoruz, dünyaca ünlü bilim, tarih müzelerinden,
Müzik veya film festivallerinden, önemli toplantılardan, hatta protestolardan, mitinglerden, deneylerden, savaş tatbikatlarından, operasyonlardan...
Küreselleşmenin etkisiyle hızla bir yere doğru ilerliyoruz. Oradaki değişim ne olacak henüz bilmiyoruz.
Bildiğimiz şey şu ki, şehirler ve idareciler olarak bu değişimden uzak kalamayacağımız.
Uyum sağlayamayan geride kalır.
Uyum sağlayamayan halkının beklentilerini karşılayamaz.
Değişemeyen zihniyet geleceğini inşa edemez.
Çünkü kültürel değerlerin estetik ve yaratıcı yanı şehirlerin rekabet yeteneğini güçlendiriyor.
Şehirleri marka haline getirdiği gibi kazandığı bu sinerji ile daha nitelikli bir yapılanmaya sevk ediyor.
Sakinlerine moral değer kazandırıyor.
Sizin de dikkatinizi çekmiştir. Şehrimizde her geçen gün yeni bir müze, yeni bir ziyaret mekanı açılıyor.
Film festivalleri, şenlikler, moda defileleri birbirini takip ediyor.
Önümüzdeki yıl İstanbul'un 2010 Kültür başkenti olarak anılacağı bir yıl olacak. Bu kapsamda birçok etkinlik, organizasyon gerçekleştirilecek. Bu yönde birçok etkinlik hayat buldu, bir kısmını da önümüzdeki günlerde görme imkanımız olacak.
Açıkçası bu tür organizasyonlar şehirlere her açıdan artı değerler kazandırıyor.
Milyonlarca lira ile yapamayacağınız tanıtımı bir iki organizasyonla elde ediyorsunuz.
Tabi bu arada bu organizasyonlarda gerçekleştirdiğiniz istihdam, şehir halkına sunulmuş kültür etkinlikleri ayrı birer kazanım olarak size dönüyor.
Asıl soru şu;
Bizler dünyada devam eden bu değişimin neresinde konumlanacağız? Duruşumuz nerede olacak? Stratejimizi ne yönde belirleyeceğiz.
Çünkü açıkça ortadaki, yeni kentler ve kentleşme süreci ile birlikte artan yoksullukla, yoksullarla, salgın hastalıklarla ve artan yaşlı nüfusla da yüz yüzeyiz.
Bu sorunlara çözümler üreterek mi yol alacağız. Yoksa değişimin bu acımasız yüzüne teslim olup bunları görmezden mi geleceğiz.
Yoksullarımıza, kimsesizlerimize, çaresizlerimize sırtımızı mı döneceğiz.
Bütün değerlerimizi, sanatımızı, estetik algılama, yaşama hedeflerimizi,
Sanat anlayışımızın, duygumuzu düşüncemizi evrensel değerlere dönüştüren kültürümüzün
Kapitalizmin çarkında metalaşmasına izin mi vereceğiz?
Her işimizi kar-zarar hesaplamalarıyla bir ticarete mi dönüştüreceğiz.
Yoksa her şeye rağmen insani değerlerimizi kuşanarak, millet olarak aramızdaki bağları, ortak değerleri güçlendirerek, nitelikli, iyi niyete ve güvene dayanan ilişkilerle mi yürüyeceğiz.
Öyle sanıyorum ki tam bu noktada yerel değerler evrensel bir boyut kazanacak ve her şehir, her ülke, her millet kendi içinde kendi çözümlerini üretecek.
Gelenekler, adetler, insani ve ahlaki değerler, dini değerler, akrabalık bağları, sevgi bağları, merhamet algısı ve şefkat devreye girecek.
Ben bu konuda ülkemizi insanımızı avantajlı buluyorum.
Çünkü bizim şehrimizde, ülkemizde bir yandan küreselleşmenin getirdiği değişimler yaşanırken, bir yandan da halkı kucaklama, yoksulları gözetme, yaşama şartlarını iyileştirme çabaları devam ediyor. Ramazan çadırları bunun en güzel örneği.
Fakat daha fazla çözüm üretmek zorundayız.
Bu çözümler yeni gelişen yönetişim kavramının içinde gizli olabilir.
Bu çözümler iyi yetiştirilen nitelikli bir nesilde gizli olabilir.
Bu çözümler halka, doğru hedefler gösteren, zihin açan düşüncelerle besleyen, perspektif kazandıran entellekltüel zihinlerde gizli olabilir.
Bu çözümler sanatıyla insani değerleri yükselten sanatçıların eserlerinde gizli olabilir.
Bu çözümler halkı kucaklayan, adalet kavramıyla yol alan, insani ve ahlaki değerler olmaksızın doğru yönetimin gerçekleşmeyeceğine inanan idarecilerin stratejilerinde olabilir.
Ya da bunların hepsi bir araya gelir ve önüne durulmayan, hepimizin beklentilerini sağlayan yeni bir gelişimle, değişimle yüz yüze kalırız.
Yaşadığımız yüzyılın en büyük özeliği değişimlerin çok hızlı gerçekleşiyor olması. Bütün bu değişimlerin ve karşılaştığımız yeni kavramların ışığında yeni bir dünyanın eşiğinde olduğumuzu görüyoruz.
Bu eşik Rönesans ve reform öncesi bir eşiğe mi, yoksa sanayi devriminin yaşanmasından önceki eşiğe mi daha çok benziyor?
Yoksa kendine has değişken ve bileşenlerle tamamen farklı bir seyir mi izliyor?
Düşünülmesi, kıyas edilmesi gereken bir konu...
Fakat biliyoruz ki, bugün yüz yüze kaldığımız kavramlar bunlarla yakından ilgili.
Kültür sanat ve sanayinin, gelişen teknolojinin tetiklediği kentleşme ve sermaye akışı...
Belki de kıymetli öğretim görevlilerimiz, bilim adamlarımız bu konuda çalışmalar yapar ve karşılaşacağımızın risklerin neler olduğu konularında bizleri aydınlatırlar.
Elbette ki her birimizin konuya bakışı farklı olacaktır.
Şimdi aklıma son günlerde okuduğum bir kitaptan iki örnek geldi.
Onları da sizlerle paylaşmak istiyorum.
Malezya' nın ortalarında henüz tekerleğin bile bilinmediği bir kabile bulunur.
Bu kabilenin reisi o zamanlarda hızla gelişen Singapur' a gezmeye götürülür.
Adamı uçağa bindirirler, son model arabalarla gezdirirler, gökdelenleri, alışveriş merkezlerini gösterirler, şehir hayatını tanıtırlar.
Bir taraftan da merak edilmektedir.
Bu adam kabilesine varınca neler anlatacak? Çadırına gizli kameralar yerleştirilir.
Reis gördüklerinden neleri anlatacağı merakla beklenir.
Reis halkına hararetle ancak on kişinin ancak taşıyabileceği ve kendilerine günlerce yetebilecek kadar çok muzdan söz eder. O muzlar ki, yüzlerce insanın yiyebileceği kadar çoktur.
Ne uçak, ne arabalar, ne gökdelenler, ne de şehir dikkatini çekmiştir.
Burada şunu söylemek istiyorum, insanlar bildiği kavramlar kadar düşünür. Düşünce sınırları kendi hayatıyla, kendi zihniyle sınırlıdır.
Kabile reisi iki tekerlekli el arabası üzerinde on kişinin taşıyabileceği kadar çok muzu taşıyan adamdan etkilenmiştir.
Çünkü onun dağarcığında var olan ve hayatının anlamı olan şey muzdur, daha çok muzdur.
Bu konu vesilesiyle şunu hatırlatmak isterim. Belki bizim de hayatımızdaki değerleri kavramları bir daha gözden geçirmemiz gerekiyor.
Bu gözden geçirme öyle olmalı ki kentleşme kavramı, hemşerilik kavramıyla, kardeşlik kavramıyla, vatandaşlık kavramıyla birleşmeli.
Bana çarpıcı gelen bir diğer örnek de şu:
Fizikçi, Matematikçi, Kimyacı, Jeolog ve Antropologdan oluşan bir heyet bir araştırma için arazide bulunmaktadır.
Birden yağmur bastırır. Hemen yakındaki bir arazi evine sığınırlar.
Ev sahibi bunlara bir şeyler ikram etmek için biraz ayrılır.
Hepsinin dikkati soba üzerinde toplanır.
Soba yerden 1 m. kadar yukarda, altındaki dizili taşların üzerindedir.
Sobanın niçin böyle kurulmuş olabileceğine dair konuşmaya başlarlar. Hatta konuşma bir parça tartışma halini alır.
Kimyacı, "adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış"; der.
Fizikçi, "adam sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş";
Jeolog; ''burası tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan herhangi bir deprem anında sobanın taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangin olasılığını azaltmayı amaçlamış''
Matematikçi, "sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece de odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış"
Antropolog, "adam ilkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha hafif biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarıya kurmuş". Diye düşünmektedir.
Bu sırada ev sahibi içeri girer ve ona sobanın yukarda olmasının nedenini sorarlar.
Adam cevap verir: - "Boru yetmedi."
Umuyorum ki bizim elimizdeki argümanlar bu konuyu anlamak ve çözümleri hayata geçirmek için yeterli olur.
Çünkü Biz Beyoğlu Belediyesi olarak kültür ve sanatla ön plana çıkan, bir belediyeyiz.
Beyoğlu sakinleri ve ziyaretçileri için sinemalarımızın, tiyatrolarımızın, konserlerimizin, moda günlerimizin ayrı bir önemi var.
Bizler kültür sanat etkinliklerimize, halkımız için moral değer üretmeye her zamanki gibi devam edeceğiz.
Bu noktada mihenk taşımız halkımızdır. Onu hoşnut edecek, gönlünde, vicdanında yer bulacak, zihin açacak hizmetler hedefimizdir.
Odak noktamız insandır. Kültür de sanat da sermaye de, sanayi de insan içindir. İnsanı meta haline getiren hiçbir şey hedefimiz, amacımız olamaz...
Hizmetlerimizin değerlendirilmesi yapılırken sebep ve sonuçları üzerinde iyi düşünmek gerek.
Öyle olmasını dilemeyelim ama boru yetmemiş olabilir! (Espri)
Son söz olarak şunu söylemek istiyorum,
İnsan yoksa hiçbir şey yoktur...
Esen Kalın...
Ahmet Misbah Demircan Beyoğlu Belediye Başkanı
|